Yemen’deki İran destekli Husi hareketinin Suudi Arabistan’a karşı tam bir deniz ablukası ilan etmesi ve Suudi petrol tankerlerine yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarını yoğunlaştırmasının ardından Kızıldeniz’deki gerilim hızla tırmanmaya başladı.

Hürmüz Boğazı‘ndaki krizin ardından Kızıldeniz, kritik bir denizcilik geçiş noktası haline geldi. Güvenliği, Türkiye de dahil olmak üzere önemli ticari ve jeopolitik çıkarları olan ülkeleri etkileyen bölgesel ve küresel bir sorun haline geldi.
Türkiye, Husi milislerinin Suudi Arabistan‘a abluka uygulama tehditlerini şiddetle kınayarak Riyad ile dayanışmasını teyit etti. Aynı zamanda, Kızıldeniz’deki güvenlik ortamının değişmesiyle birlikte Ankara, denizcilik çıkarlarını korumak için hayati önem taşıdığını düşündüğü Afrika Boynuzu bölgesindeki faaliyetlerini genişletiyor.
Türk parlamentosu geçtiğimiz günlerde Somali’deki askeri misyonunun iki yıl daha uzatılmasını onayladı. Bu, mevcut bir misyonun devamı niteliğinde olsa da, zamanlaması oldukça önemli. Kızıldeniz‘deki istikrarsızlığın güvenlik hesaplamalarını yeniden şekillendirdiği ve Afrika Boynuzu’nun stratejik önemini artırdığı bir dönemde gerçekleşiyor.
Türkiye için bu uzatma şimdi daha da önem kazanıyor çünkü hem Afrika‘da hem de Arap Yarımadası‘nda çıkarları olan bir ülke olarak Kızıldeniz güvenlik krizi konusunda büyük endişeleri var. Türkiye ekonomisi, Husi deniz saldırıları nedeniyle büyük konteyner gemilerinin Kızıldeniz’den geçmekten kaçınmak için rotalarını değiştirmesiyle artan navlun maliyetlerinden etkilenmiştir.

Kızıldeniz ve Bab el-Mandeb Boğazı‘nın Türk ekonomisi ve deniz ticareti için stratejik önemi göz ardı edilemez. Kızıldeniz’de uzun sürecek bir kriz, Türk çıkarlarını önemli ölçüde etkileyecektir. Sonuç olarak, deniz yollarının güvenliği, Türkiye‘nin ulusal ekonomik planlamasının giderek daha önemli bir odağı haline gelmiştir. Dahası, Kızıldeniz, İsrail de dahil olmak üzere birçok aktörün rekabete girdiği bir alan haline gelmiştir. Türkiye’nin Afrika Boynuzu üzerinden Kızıldeniz ile artan güvenlik ilişkisi, bu giderek artan rekabet ortamına bir yanıt niteliğindedir.
Türkiye, bir süredir her iki bölgedeki jeopolitik çıkarlarını korumak için askeri varlığını genişletiyor. Ocak ayı sonlarında Ankara, Mogadişu‘daki askeri üssünü güçlendirmek için ek askeri personelle birlikte F-16 savaş uçakları konuşlandırdı. Bu, Somali’ye ilk gelişmiş insanlı savaş uçağı konuşlandırması oldu. Ayrıca Türkiye’nin, dünyanın en kritik deniz koridorlarından birinde önemli bir güvenlik aktörü olmak amacıyla Afrika Boynuzu ‘n da uzun vadeli bir strateji izlediğini de gösterdi.
Hızla büyüyen savunma sanayisiyle Türkiye, hem Batılı müttefiklerle hem de bölgesel hükümetlerle çalışabilen esnek bir güvenlik ortağı olarak kendini giderek daha fazla gösteriyor. Askeri varlığını genişletirken, askeri yetenekler de sunuyor.
Şubat ayında Ankara, Türkiye‘nin deniz bölgesinin dışında gerçekleştirdiği ilk açık deniz arama görevi olarak nitelendirilen bir derin deniz sondaj gemisini Somali’ye gönderdi. Sondaj, Somali kıyılarının açıklarında Hint Okyanusu’nda gerçekleşmiş olsa da, Kızıldeniz‘in güvenlik ortamıyla yakından bağlantılıydı. Kızıldeniz’de ticari gemilere yönelik saldırılar nedeniyle Türkiye, bu görevler sırasında araştırma ve sondaj gemilerine deniz refakati sağlamaktadır.
Türkiye‘nin başlıca kaygılarından biri, kritik deniz ticaret yolları boyunca varlığını güçlendirmektir. Bu strateji Somali’nin ötesine uzanarak, Somali’nin Mogadişu Limanı, Sudan’ın Suakin Adası ve Libya‘daki çeşitli stratejik limanlar da dahil olmak üzere Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz‘deki önemli limanlar üzerindeki etkisini genişletmeye odaklanmaktadır.
Güney Kızıldeniz‘deki güvenlik durumunun daha da kötüleşmesi halinde Ankara‘nın çeşitli şekillerde karşılık vermesi gerekebilir. Türkiye’nin Bab el-Mandeb Boğazı‘nda seyrüsefer özgürlüğünü korumakta büyük çıkarı bulunmaktadır. Özellikle Somali’deki askeri varlığı, deniz güvenliği operasyonlarını, istihbarat paylaşımını ve ticari gemilerin korunmasını destekleyebilir.

Ankara ayrıca, istihbarat paylaşımını genişleterek, özellikle insansız hava aracı teknolojileri, hava ve füze savunma sistemleri ve deniz gözetleme yetenekleri alanlarında savunma sanayi iş birliğini artırarak ve kritik altyapı ile ticari gemilerin korunması konusunda koordinasyonu güçlendirerek Riyad ile güvenlik iş birliğini derinleştirecektir.
Ayrıca, NATO üyesi olarak Türkiye, ittifakın deniz güvenliğini koruma konusundaki daha geniş çıkarlarını paylaşıyor. Askeri ittifakın Kızıldeniz’de sınırlı bir operasyonel rolü olsa da, Ankara, bölgesel koşullar gerektirdiğinde istihbarat işbirliği, deniz koordinasyonu, deniz gözetimi veya koalisyon deniz güvenliği girişimlerine seçici katılım yoluyla katkıda bulunabilir.
Ancak Ankara, doğrudan tehdit edilmediği sürece daha geniş bir bölgesel askeri çatışmaya doğrudan katılmaktan da kaçınacaktır. 2024 yılında Husi milisleri, bir Türk gemisini çeşitli balistik ve deniz füzeleriyle hedef almıştı. O dönemde Türkiye, saldırıyı kınamış ve bu tür olayların tekrarını önlemek için gerekli adımların atıldığını belirtmişti, ancak bu önlemlerin niteliğini belirtmemişti.

Daha sonra, Husiler’in eylemlerine karşılık olarak, önemli İngiliz katılımıyla ABD liderliğindeki bir koalisyon, Husi mevzilerine hava saldırıları başlattı. Ancak, gemisi Husiler tarafından hedef alınan bir NATO müttefiki olmasına rağmen, Türkiye Kızıldeniz’deki Batı liderliğindeki askeri operasyonlardan temkinli bir mesafe korudu. Ankara, çok uluslu deniz misyonlarına doğrudan katılmak yerine, stratejik özerkliğe ve rakip bölgesel güçlerle diyaloğu sürdürmeye odaklanan pragmatik bir dış politikayı yansıtan temkinli bir ton benimsedi.
Ancak bölgedeki durum 2024’e kıyasla önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Bugün Kızıldeniz, Türk dış politikasının artık çevresel bir alanı değil, deniz güvenliği, enerji çıkarları ve bölgesel nüfuzun giderek daha fazla kesiştiği stratejik bir bölgedir. Bu nedenle, çıkarları tehlikede olan Ankara için bu kilit koridorda yaşanacak herhangi bir gerilim, hassas denge oyununu zorlayabilir.
ADEM YAŞAR



















