Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, insanlık modern tarihin en karmaşık ve iç içe geçmiş krizler sarmalıyla karşı karşıya. Bugün küresel siyaseti, ekonomiyi ve toplumsal dinamikleri anlamlandırmaya çalışırken, olayları birbirinden bağımsız kompartımanlar olarak ele almak artık imkânsız. Fransa sokaklarında alevlenen toplumsal öfkeden, Doğu Avrupa’nın çamurlu siperlerindeki jeopolitik hesaplaşmalara; Türkiye’de yüz binlerce insanı sarsan devasa finansal manipülasyonlardan, küresel fon ve likidite krizlerine kadar her şey, çökmekte olan küreselleşme modelinin yapısal çatlaklarını ele veriyor.
Bu çatlakların Avrupa kalbindeki en görünür yansımalarından biri, Fransa’da küllerinden yeniden doğan ve biçim değiştiren Sarı Yelekliler hareketidir. Yıllar önce basit bir akaryakıt zammına tepki olarak başlayan bu dalga, bugün bütçe krizleri ve tırmanan enflasyonun gölgesinde derin bir sistemik protestoya dönüştü. Fransa, bugün sadece sokaklarındaki huzursuzlukla değil, kamu maliyesini felç eden devasa bir fon ve bütçe kriziyle boğuşuyor. Sosyal devletin finansman mekanizmaları tıkanırken, artan yaşam maliyeti orta sınıfın alım gücünü eritiyor. Sarı Yelekliler, aslında Batı merkezli neoliberal ekonomik modelin vaat ettiği refahı tabana yayamamasının, aksine eşitsizliği derinleştirmesinin somut bir faturasıdır.
Ancak sistemdeki bu ahlaki ve ekonomik aşınma sadece gelişmiş Batı demokrasisinin sokaklarıyla sınırlı değil; finansal mimarinin denetimsiz bırakıldığı her yerde farklı maskelerle karşımıza çıkıyor. Bunun en çarpıcı ve taze örneği, Türkiye’de patlak veren tarihi fon dolandırıcılığı skandalıdır. Cumhuriyet tarihinin en büyük finansal manipülasyon çarklarından biri olarak nitelendirilen bu krizde, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) yüzün üzerinde yatırım fonunu tasfiye sürecine sokmak zorunda kaldı. Organize bir ağ tarafından hisselerin yapay olarak tırmandırılması ve yüz milyarlarca liralık haksız kazançların fonlar üzerinden tepe noktalarda sisteme yıkılmasıyla işletilen bu tezgah, 450 binden fazla tekil yatırımcıyı ve milyarlarca liralık birikimi doğrudan vurdu. Türkiye’de yaşanan bu finansal çöküş, tıpkı Fransa’daki Sarı Yelekliler’in haykırdığı gibi, adalet mekanizmalarının ve denetim organlarının zayıfladığı anlarda zenginliğin nasıl usulsüzce yukarıya transfer edildiğini; geriye ise toplumsal ahlakta ve kurumsal güvende kalıcı hasarlar bırakıldığını gösteriyor.
Sistemlerin kendi içindeki bu çürüme ve güvensizlik dalgası, sınırların hemen ötesindeki jeopolitik gerilimlerle daha da derinleşiyor. Kıtanın hemen doğusunda, Ukrayna-Rusya çatışması küresel güç dengelerini radikal bir biçimde yeniden şekillendirmeye devam ediyor. Bu savaş, yalnızca iki ülkenin toprak egemenliği mücadelesi olmaktan çoktan çıktı; Batı ittifakı ile revizyonist güçler arasındaki yeni bir Soğuk Savaş’ın merkez üssü haline geldi. Ukrayna cephesindeki her patlama; Paris’teki bir protestocunun enerji faturasına, Türkiye’deki bir tasarruf sahibinin enflasyon karşısında eriyen parasına crying ve tüm dünyayı stagflasyon kıskacına alan tedarik zinciri kırılmalarına yol açıyor. Batılı devletler bir yandan Ukrayna’yı askeri ve finansal olarak desteklemek için milyarlarca dolarlık fonları cepheye akıtırken, diğer yandan içerideki toplumsal hareketlerin ekonomik taleplerini karşılayamaz hale geliyor.
Makro ölçeğe baktığımızda ise bu yerel ve bölgesel krizler, çok daha büyük ve kolektif küresel sorunların sadece birer yapı taşı. Bugün dünya; küresel ısınmanın getirdiği iklim felaketleriyle, kontrolsüz yapay zekanın yarattığı istihdam tehditleriyle, küresel finans sisteminin sürdürülemez borç sarmalıyla ve durdurulamayan göç dalgalarıyla karşı karşıya. Uluslararası kurumlar artık işlevsizleşmiş durumda; çünkü küresel sorunlara ortak çözümler üretecek kolektif bir irade kalmadı. Aksine, herkesin kendi korumacı duvarlarını ördüğü, finansal spekülasyonların legal zemin bulduğu ve krizlerin faturasının halklara kesildiği bir “kendi başının çaresine bak” dönemi yaşanıyor.
Sonuç olarak; Fransa’daki bütçe krizleri, Türkiye’deki organize fon dolandırıcılığı ve Ukrayna’daki jeopolitik trajedi birbirini besleyen, aynı sistemik çürümenin farklı tezahürleridir. Dünya, eski dengelerin yıkıldığı fakat adil ve şeffaf yenisinin henüz kurulamadığı tehlikeli bir geçiş döneminden geçiyor. Eğer liderler ve toplumlar krizleri tekil olaylar olarak görmekten vazgeçip, hem finansal piyasalarda hem de uluslararası ilişkilerde köklü bir denetim ve ahlak reformu arayışına girmezlerse; sokaklardaki öfke de, piyasalardaki vurgunlar da, cephelerdeki savaşlar da büyüyerek insanlığın ortak geleceğini yutmaya devam edecektir.
ADEM YAŞAR


















